3 Mayıs 2011 Salı

Kadın, Sevdiğini Kokusundan Bilir

www.tips-fb.com




Bu yazı, sevdiği hâlâ hayatta olanlara ibret olsun diyedir.






İstanbul'da bir otel odası… Odanın içinde, yerde duran kırık bir ayna... Etrafa savrulmuş yastık pamukları... Tam köşede, ortadan kırılmış, kuru bir gül... Biraz ilerisinde kalpli, porselen bir bardak; tuz buz... Diğer köşede bir kadın... Dizlerine başını yaslamış, ağlamakta. Rimelleri yanaklarını kaplamış, gözyaşları boynundaki acıda kavuşuyor adeta. Güzel bir kadın olmalı yüzü ağlamaktan simsiyah olmasa. Hıçkırıyor. Hıçkırdıkça, daha bir çirkin oluyor.

Johannesburg'da bir bar... Müzik son ses, alabildiğine yüksek… Etrafta dans eden insanlar... Sahnede, kalitesi müziğinden belli olan bir pop grubu... Hangi tür müzik severse sevsin, kişiye kendilerini dinletecek türden. Her köşede yarı çıplak dans eden erotik dansçı kızlar... Sol tarafta bir barmen... Bir kadına Malibu Rom uzatmakta. Kadının siması tanıdık. Yüzünde kaliteli bir makyaj var, üzerinde seksi kıyafetler. Hem dans edip hem en sevdiği içkiyi yudumluyor. Ağlamadığında çok daha güzel; güldüğü zaman herkesten güzel oluyor.

İki ayrı mekân, iki ayrı insan… 

Kadın, farklı yerlerde farklı biri olduğundan…

Öyle ki, alıştı artık ışıklar altında gülümsemeye. Yalnızlığa alıştığı günden beri, kendi kendine ağlamayı öğrendi. Sessiz sedasız, üstelik zararsız… Çıtı çıkmazdı ağlarken, hıçkırmazdı. Karanlıkta ağlasa, kimse anlamazdı. Bu yüzden hep gülümsüyordu ya ışıklar yandığında. En yalancı hâli, ışıklar altında ortaya çıkardı. 

Sadece bir şehirde hıçkıra hıçkıra ağlardı, oraya da mecbur kalmadıkça uğramazdı.

İstanbul'da...

En son bağıra bağıra ağladığında da zaten İstanbul'daydı. Bu kez kendisiyle dertleşmek de yetmemişti, otel odasını dağıtarak rahatlamıştı. Kırdığı aynanın parçalarıyla elini kestiğinde sakinleşebilmişti ancak. Acısı kanıyordu, kanı akmasa ölürdü. 

İstanbul konserine giderken de sıkıntılıydı zaten. Tur otobüsü arızalansa da konsere yetişemeseler, dünyalar onun olurdu. Veya İstanbul hiç olmasa... Olsa da onu içine almasa...

Konser sonrası otele yürüyerek gitmek istemişti. Umurunda değildi kapıya kadar gelen korumalar, polis eskortu veya diğerleri. Çekiliyordu sanki. Acıya yürümek istiyordu. 

Zincirlikuyu Mezarlığı'nın önüne kadar yürüdü. Mezarlığın büyük giriş kapısı önünde bekledi uzunca bir süre. İçeriye giremezdi. Girmeden de dönemezdi. Tereddüt etti önce, sonra özlemleri tuttu onu kolundan sessizce.

Ertesi sabah, otel odasında alkol komasındayken buldu onu grup arkadaşları. Akşamdan kalmak neydi ki onun hâli yanında? Acilen hastaneye kaldırdılar. Kendine gelmesi, günler alacaktı.

Acısının adı, aşktı. Sıradan bir acıydı belki; ama o sıra dışı yaşıyordu bu aşkı. Bir zamanlar dillere destan bir düğünle evlendiği aşk, zaman gelmiş kalp kırıkları olmuştu. Boşandıkları gün, nefessiz yaşamayı öğrendi. Kızına sarıldı sımsıkı, onun nefesiyle kendine geldi. Yine de iyiydi, onun olmasa da bir yerlerde duruyordu aşk. Aşk kokusu, çiçek kokusu gibiydi. Eline alamasa da uzaktan içine çekerdi.

İçindeki çiçek solduğu gün, iki farklı kişiliğe büründü kadın. İstanbul'a gidemez, gitse de nefes alamaz olmuştu. İçinde kanayan aşk, ölmüştü. Bir daha âşık olamadı kadın, bir daha “onun” gibi kokan olmadı çünkü. 

Şimdi şakayla karışık, yalnızlıktan her dert yandığında, anlamsız bakıyor etrafındakiler ona. Yitip giden bir beden kadar mıdır sevdalar? Can veremez mi başka bedenler, başka tatlar? Oysa güzel kokmayan hiçbir şeyin tadı da güzel değildir. 

Kadın sevdiğini, kokusundan bilir.

Bu yazı sevdiği hâlâ hayatta olanlara, ibret olsun diyedir. Hâlâ geliyorsa kokusu size kadar, koklayın aşkı koklayabildiğiniz kadar. Bir mezar taşı girdiğinde âşıklar arasına, yalnız gözyaşları kalıyor tükenen aşk anısına.



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

✿ Ziyaretçiler

FeedBurner

Add to Google Reader or Homepage

Recommended Post Slide Out For Blogger
 
BlogOkulu Gadgets