29 Nisan 2012 Pazar

Ayrılık Yeşilçam'dan, Kavuşmak Hollywood'dan!

www.tips-fb.com






Çünkü Ferit ve David başka şeyler beklemişti aşktan.








Birçok şeyi genelledik hayatlarımızda. Beyaz atlı prensler olmazsa olmazlarımızdı, yahut prensesten bozma kadınlarımız olmalıydı. Hangi cinsten olursak olalım, hepimizin bir parça hayali vardı. Aşk üzerine yazılıp çizilmiş hiçbir şey, yaşadıklarımız kadar ders vermedi bize. İnsan ne yaşarsa kendine. İsterse sayfalarca öğüt yazsın yeni nesillere, nafile!

Lakin bazen iğne deliği kadar bir şey gelir, konuverir insanın önüne. Yaşanmışlıklar, deneyimler sıfırlanır aniden ve seneler hiç geçmemişçesine çocuklaşır yeniden. Bu bir film olur, bir şarkı olur, bir söz olur... Ne olduğunu umursamadığımız zamanlarda ve bir anda olur! Bir şey anlatır bize, kulaklarımız tıkalı olsa bile. Öyle güçlü bir etkiye sahiptir ki sağır da olsak iletir sesini ille de. Çünkü o, acıtmaya gelmiştir. Acıların sesi yüksek olurmuş, bunu da öğretir. Fısıldar yüksek sesle, kulaklarımız patlar belki de. 

"Bak" der, "Hayal ettiğin tam olarak bu değil miydi?"

İnkar ederiz kimilerimiz, kimilerimizse yalan söyleriz. 

"Hayır!" deriz cılız bir sesle, "Ben artık hayal kurmuyorum!"

"Bu gece kuracaksın." der o şey, "Çünkü bu gece, yüreğine gömdüğün naftalinli hayallerini sandıklarından çıkarma vakti."

Ve zihnin odalarında ne kadar sandık varsa dökülür ortaya. Anılar nefes almaya başlar. Havalandırılır bastırılmış tüm acılar. Kokuları yüreğe yayılır. Bu koku, epeydir ortalarda olmayan bir kokudur ve bu kokuyu hatırlamak, her birimizi, daha çok acıtır.

Oysa o film hiç izlenmemeliydi. 
O şarkı asla dinlenmemeliydi. 
O söz hiç söylenmemiş olsa, bizim için daha iyiydi.

Ama oldu bi' kere.

Önüne geçilmez bir güç oldurmuştur bunu yine.

Karmaşık cümlelerden oluşmuş bir felsefe değil bu aslında. Aşkı bir kez olsun tanımış herkes için, aşk sonrası med cezir halleri denebilir buna. Çünkü aşk, yükseltmiştir tüm duyguları zamanında. Ay'ın denizleri yükselttiği gibi arada sırada... Sonra Güneş doğar sabahlara. Deniz unutur Ay'ın eziyetini. 

Aşk da unutulmuş bir eziyetti belki.

Sonra ne oldu da azaldı hevesi, isteği... bunu kimse hiçbir zaman bilemedi.

Ve galiba sonsuza dek, aşkın tükenişi bilinmeyecekti.

Bu yazının sancılı doğumu, birkaç dakika önce izlediğim romantik bir komediye dayanır. Artık yeterince yaşlıyım sanırım, komediler sonrası dahi hayata dair acı şeyleri cımbızla çekmek konusunda ustalaştım. Aslında Hollywood filmlerini izlememek lazım. Zira tüm aşıklar kavuşuyor o filmlerde. 

Oysa bizim Yeşilçam'ımız, ayırıyordu önüne kim gelirse!

Bu yüzden daha çocukluğumuzda programlanmıştık, mutlu olduğumuz vakit yüzümüzün düşmesine. Çünkü Filiz Akın, Tarık Akan'a dönüp şöyle derdi duygusu tavan yapmış bir filmde:

"Korkuyorum Ferit."
"Neden yavrum?"
"Mutluluğumuz bozulur diye..."
"Korkma yavrum, buna asla izin vermeyeceğim."

İzleyen herkes de beyninde kayda alırdı, mutlu oldukları zaman Testere izlemiş gibi korkmayı.

O zamanlar Testere yoktu henüz ama, isimsiz korkular savuruyordu aşka, korku rüzgârı.

Ve film içinde birkaç dakikayı almazdı, birbirini dinlemeyen sevgililerin acı ayrılışı.

"Nalan, nasıl yaparsın bunu!"
"Ferit... Dinle beni."
"Sus Nalan! Daha fazla küçülme gözümde."
"Ferit, yalvarırım. Bir kez olsun beni dinle."
"Sus dedim sana! Artık sesini duymak istemiyorum."
"Ferit, dur! Gitme ne olursun!"

Ferit'e durması için yalvaran Nalan'ı Ferit dinlemezdi de, Nalan da "Ben yapmadım, Nermin yaptı." dese, her şey düzelecekti o saniye!

Geç kalmak, aşkının raconundandı; ayrılmaksa bahane.

Az önce izlediğim Hollywood filmi de dahil, diğer yabancı romantik komediler ve türevleri ise hayatı ve aşkı toz pembe göstermekte. Berbat tesadüflerle başlayan garip bir ilişki, tanıştığı günü aynı yatakta tamamlayan ikili, ne zaman aşık oldukları ise izleyici tarafından takip edilemeyecek kadar anlamsız ve ışık hızında sanki! Ama her ne olursa olsun sonunda romantik bir öpüşme sahnesi... Nefis bir barışma gösterisi... İnsanı küsüp barıştırmaya özendirecek derecede, rüya gibi!

"Nereye gidiyorsun Amy?"
"İş için... Şehirden ayrılıyorum."
"Bence kaçıyorsun."
"Hayır... Gitmem lazım David. Üzgünüm."
"Hey dostum, şu parayı al ve bayanın valizlerini geri götür. O benimle geliyor."
"David..."

Taksici parayı alıp denileni yaparken, kadın ve adam süper ötesi bir müzik eşliğinde yanlarından vızır vızır akmakta olan trafiğe aldırmadan öpüşürler. Mutlu sonlar hiç kimseyi takmaz. Mutlu sonlar zaman ve mekan tanımaz.

Oysa hem Yeşilçam'ı, hem de Hollywood'u protesto etmeli. Biliyorum, bu durum izleyecek film de bırakmaz ortalıkta ama haklı sebeplerim var bunun için. Zira bu filmler aşkı nasıl yaşaması gerektiğini bilmeyen bir nesil yetiştirdi bunca zaman. Nesil yenilendi ama aşka yapılan eziyetler aynı kalmaya devam etti. Yeşilçamcılar mutlu olmayı beceremedi, en mutlu anlarda dahi korkudan tir tir titredi. Hollywoodcular ise her şeyi toz pembe sandı, sadece anı yaşadı. 

Aşk, her iki durumda da, eziyete maruz bırakıldı.

Ya mutluluktan yana eksik kaldı, ya da gerçekten uzak yaşandı.

Oysa her daim, aşktan geriye sadece gerçekler kalırdı.

Ve aşk, mutlulukla yaşanmadıktan sonra ızdıraptan farksızdı.

Bu gece izlediğim film, toz pembe hayallerden yapma bir Hollywood klasiği idi. Yeşilçam'ın müthiş acı sonlarını yüreğim kaldırmaz diye, seçimimi ellerden yana kullandım iyi mi? 

İyi.

Lakin sonu sinirlerimi harap etti. Hiçbir aşk, o filmlerdeki kadar kolay yaşanmıyor ki! Aşk müthiş kanlı bir savaş oysa. Aşk tarumar eden bir kimyasal silah hatta. Bir tür atom bombası, bir tür cin çarpması! Aynı zamanda bir tür umut, bir tür güç... Bir tür sihir hatta, bir tür övünç..

Hepsini birden yaşatabilecek tek filmse... hayat. 

Diğer filmlerdeki aşklar yalan, diğer filmler feci halde bayat!

Aşka kızan hiç kimse, film izlememeli belki de. Zira izlendiğinde tat veren, sinir bozmayan, acıtmayan filmler; sevgiliyle izlenenler... Acıtsa da bir sarılmayla pansumanı yapılan sahneler, toz pembe anlara gülümseyebilme yetisi verirler.

Aksi takdirde, sırf kızın saçı sarı diye kendimize benzetiriz onu. Sırf adam kıza ayıcık aldı diye yakın buluruz huyunu suyunu. 

Oysa hepsi saçmalıktır.

Gerçek hayat herkese kendi acısını, en özel haliyle yaşatır.

İzlediğim filmin adına gelince... Beni böyle derinlere sürükleyen romantik komedi: Bir Erkek 10 Günde Nasıl Kaybedilir?

Erkek ya da kadın fark etmez; biraz yerli biraz yabancı derken, aşkı kaybetmeyi iyi öğrendik filmlerden. Hiç çekinmedik, emeklerimizi heba etmekten. Bazen sevgilinin ardından koşmayı bir borç sandık, bazen gururumuza sonuna dek sahip çıktık. Hiç bilemedik, her şeyin bir ortası olduğunu. Hem gururu, hem de aşkı korumanın yollarının bulunduğunu...

Çünkü biz Yeşilçam'la ayrılan, Hollywood'la kavuşan nesillerdik.

Bu yüzden aşkı yaşama işini de filmlere devrettik.

Yalnız hayatlarımıza yığınla filmi sığdırdık da... bir türlü yer bulamadık gerçek aşka!




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

✿ Ziyaretçiler

FeedBurner

Add to Google Reader or Homepage

Recommended Post Slide Out For Blogger
 
BlogOkulu Gadgets