23 Aralık 2011 Cuma

Mutlu Olman Gerekmiyor!

www.tips-fb.com





Hayatının ilginç olması gerekiyor.








Dün gece, sabaha dek Ayşe Arman'ın röportajlarını okudum. Sabahın ilk ışıklarında gözlerimdeki canlılık sönmese, günlerce devam edebilirdim bu eyleme. Kimi insanlar öyledir böyledir ayrı, ama bu öyle böyle insanlar hayatımızın dönüm noktalarında duruyor olsalar fena mı? Zira ne kadar çok çeşit, o kadar çok nefes bence. İnsan nefes alabildiği yerde rahat eder ya hani, ben de sabaha dek bu röportajlarla nefes aldım sanki.

Birçok izlenim edindim Arman'ın çalışmalarından. Kendime pay çıkardım yığınla, bir türlü başlayamadığım kitabım için şimşekler çaktı beynimin kıvrımlarında ve kimi şeyleri unutmamak için notlar halinde depoladım sanal dosyalarıma. Birbirimizden öğreneceğimiz çok şey var çünkü. Hayatın her anı öğrenmek üzerine kurulu. Bilgelik diye bir şeyin varlığına da inanmaz oldum şu sıra. Kimse o mertebeye erişecek kadar yaşayamaz zira.

Röportajların biri yazar Alain de Botton ile yapılmış. İtiraf ediyorum, hayatta böyle bir kalemin olduğundan bihaberdim düne kadar. Fakat hayatıma pat diye düşen bu isim, beynimde korkunç bir akıma neden oldu diyebilirim. Hayır, devrelerimi yakmadım henüz. Zaten yazarın söyledikleri, dağılmış aklımı toplayabilmem için bir tür nimetti. "Tabii ya!" dedim çoğu zaman, "Aslında her şey bu kadar basit ve net."



Karmaşık kılan biz insanlarız, evet!

Röportajın bence en can alıcı noktası, Alain de Botton'ın yıllanmış evliliğini baz alarak yaptığı bilir kişi konuşmaları. O bir evlilik bilir kişisi olabilecek kadar temiz ve berrak çıkarımlar yapmış. Hani hepimizin üzerinde kafa patlattığı, işin içinden çoğu zaman çıkamadığı ve bazılarımızın beceremediğini sanıp pes ettiği kadın erkek ilişkileri var ya... İşte onlar bizim sandığımız denizlerde yüzmüyormuş aslında. Tüm ilişkiler yüzecek, uçacak, koşacak diye bir kural da yokmuş. -muş diyorum, çünkü de Botton'ın söyledikleri beni büyüledi. Onu gerçeklik ayininin ön saflarında duran ve aşk çemberinde yanmakta olan ilişkileri kabullenme suyunda yıkayan bir filozof olarak görüyorum. Hayati görüşü beni ilgilendirmez. Zaten merak da etmiyorum. Beni etkileyen konuşmadan kısa bir alıntı yaparak, bahsettiğim ayinin içine sizi de çekmek istiyorum:


Ayşe Arman: Bir süre önce, evli çiftlerin aseksüksel yaşamayı tercih ettiğine dair bir konu yaptım. Görünüşte her şey yolunda ama birliktelik yok. Sizce neden?
Alain de Botton: İnsanlar, normallik anlayışı yüzünden eziyet çekiyor. Kim yapıyorsa, “Normal ilişki şöyledir.” diye bir tanımlama yapılıyor. “Normal ilişkide, haftada şu kadar şu olur.” Ama çok az çift, normal diye tanımlanan bu ölçüye uyuyor. Kimayrı yataklarda yatıyor, kimi çok daha az bir araya geliyor ama mutlu. Tabii “Normal şudur.” diye bir ölçü konunca, “Ha bizde bir sorun var demek ki!” diyorlar. Sana dayatılan normalliğe yakın değilsen, acı çekiyorsun, terörize oluyorsun.

Ayşe Arman: Peki olması gereken ne?
Alain de Botton: Eğer ilişkin yürüyorsa, tamamdır. Hiçbir şeyin normal olması gerekmiyor. Eğer devam ediyorsa, normali filan boş ver. Bir şey daha var: Mutlu olmaya çalışmak.


Ayşe Arman: O da mı gerekmiyor?
Alain de Botton: Evet. Mutlu olman gerekmiyor! Hayatının ilginç olması gerekiyor. İlginç bir ilişkinin olması gerekiyor. Karım bana diyor ki, “Beni mutlu ettiğini söylemem zor. Her zaman mutlu değilim seninle. Ama seninleyken kendimi canlı hissediyorum.” Daha derin bir soru var bunun altında her gün kendimize sormamız gereken: “Mutlu bir gün geçirdim mi?” değil, “Kendimi canlı hissettim mi? Yaşadığımı fark ettim mi?” Evetse bunun cevabı, yaşıyorsun demektir.


Bu röportajı okuduktan sonra bir durup düşündüm uzunca. Daha önce bir yerde okuduğum fakat kime ait olduğunu bilmediğim dizeler geldi aklıma: 


"Madem ayrılığa hüküm giymiş bu yürek, 
O zaman ölmek için yaşamak gerek."


Ölüm dahi ön koşullu. Önce yaşayacaksın ki, o son geldiğinde adı ölüm olsun. Hiç nefes almamış birine öldü denemez değil mi? Ölmeyi istiyor olsak bile, önce yaşamanın hakkını vermeliyiz belki de. Kendimi çok fazla bıraktığım ve antidepresan kullanmaya başladığım bir dönemde aklımdan geçen şeyi anımsıyorum şu anda:


"Mutlu olsam ölmeye yığınla bahanem olurdu. Şimdiyse ölmek istiyorum, ama hayat hiç olmadığı kadar korunaklı ve masum!"


Çünkü böyle anlarda ölümün ön koşulunu yerine getirmiyorsun; yaşamıyorsun!


Konu ne olursa olsun, her şeyin ön koşulu yaşadığını hissetmek aslında. Ve aldığın nefesi renklere ayırmak bi' anlamda.


Eskiden çok yakın olduğum bir arkadaşımın aklımdan asla çıkmayan sözü bu durumu özetliyor galiba: 


"Sevgilimi ve beni cam bi' fanusa koysalar o kadar iyi anlaşırdık ki..."


Çünkü dış etkenler yaşama sekte vurmakta bire birdir değil mi?


İki sevgili cam bir fanusta dahi mutlu olabilecekken, onlara dayatılan ve normal olarak kabul ettirilen uydurma gerçekler var. Kimi çiftler bu gerçeklere erişebiliyorken, kimileri yakınından dahi geçemiyor. Tabii ilişkide korkunç yaralar açılmaya başlanıyor. E n'oldu bizim cam fanusa? 


Cam bir cehennem olarak asılı belki de, bir mahkeme duvarında.


Demem o ki, mutluluk beden bedendir. Bana küçük beden mutluluklar uyarken, bir başkasına en büyük bedenler denk gelir. O beden bana yakışmaz, benimki başkasında eğreti durur. İdeal olan benim yaşadığımı hissetmem ve bana bunu hissettiren şeyler için mücadelemden vazgeçmemem... 


Belki de bu yüzdendir, yokluğunda nefes darlığı yapan herkesin kapısına hiç çekinmeden gitmem...


Hata bende, onda, sende fark eder mi? 


Biz Dünya'ya sade ve sadece yaşamaya gelmedik mi?
________________________________________________________________
Not: "Ben ölmek istemiyorum, öyleyse yaşadığımı çaktırmayayım." diye düşünenleriniz olabilir. Hayat hepimizden çakaldır, yaşamınızı kokunuzdan tanır. Demedi demeyin. :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

✿ Ziyaretçiler

FeedBurner

Add to Google Reader or Homepage

Recommended Post Slide Out For Blogger
 
BlogOkulu Gadgets