17 Kasım 2011 Perşembe

Su'dan Mezarlar - 2

www.tips-fb.com




 Organ nakli gibiydi acının nakli.





Ege, eline aldığı bal rengi mektubu açtı. Bu zarf daha önce gözüne ilişmemiş olamazdı. Yahut, babasının derdine düştüğü zamandan beri bakıyor ama görmüyor muydu? Belki de görmek istememişti, artık babasıydı varı yoğu. Ne sağına soluna dikkat ediyordu, ne de eskisi gibi gülümsüyordu. Babasına moral vermek için takındığı sahte gülümseme maskelerini, gece yatağa yatmadan hemen önce çıkarıyordu. Babası uykuya dalıyordu, Ege hüzne...

Böylesi yaman çelişkiler sığıyordu çoğu geceye.

Elindeki zarfı inceledi önce. Sonra bekledi. Boş boş bakıyordu elindekine. Açmalı mıydı bunu gerçekten? Ya içindekileri kaldıramazsa, ya gerçekten ağır bir yükün altında kalırsa? Sanki cehennemi tutuyordu avuçlarında. Ani bir karar vermesi lazımdı, düşünerek varamayacaktı gerçeğin huzuruna.

Kenarları sararmış bal rengi zarfı açtı, korkularını da alıp yanına.

"Özledim eskiyi.

Birkaç kişiyi seçtim önce, onları daha bi' özledim. İçinde sen de vardın. Seni, burada kalsam da özleyecekmişim meğer, öylesi silinmişsin ruhen. Üzerindeki buğu artmış daha da, neredeyse hiç gülümsemedin sanacağım karşıdan baktığımda. Eminim, gülümsedin.

Gülümsemeliydin.

Çok özledim seni... 


Boğaz'da yapamadığımız rakı-balık keyfini ve varlığını bilmeyi...

Öldüğü için özür diler mi insan?

Dilemeli...

Çünkü aslında, ben seçmedim gitmeyi.
"

İmzasız, isimsiz, gizem dolu kelimelerin kimin elinden çıkmış olabileceğini çözmeye çalışıyordu genç adam. Biri bu mektubu, ölmeden hemen önce yazmış olmalıydı. Yazıya baktı, gözleri buğulandı. Neredeyse, kalbini kemiren simsiyah bir dumanda boğulacaktı. Harflerin acelesine takıldı. Bir yere yetişmek istemişti annesi, acelesi vardı. Yazısından bunu anlamak zor olmamıştı.

Annesi...

Bu mektup, annesinin ölmeden hemen önce yazdığı son yadigârdı.

Ege'ye bıraktığı son yadigâr... Ege'yi bıraktığı günden kalan... 

Oysa annesi gitmeden önce hiçbir şey bırakmamıştı Ege'ye. Bu mektup bile, muhtemelen babasına yazılmıştı. İçinde Ege'nin adı geçmiyor, çocuklarından bahsetmiyordu. Annesi, ölmeden hemen önce babasını düşünmüş olmalıydı. 

Zaten biraz olsun çocuklarını düşünse, bir kere olsun ardına bakmaz mıydı?

Ardına baksa, kalmaz mıydı?

"Kalırdı..." diye fısıldadı içinden. Kendi kendine konuşmaya başladığı günden beri, annesinin bu başına buyruk gidişine alışmıştı. Lakin bu mektup kapanmış tüm yaralarını yeniden kanatmıştı. Üstelik, içinde ona dair tek kelime yoktu. Hem kanıyordu, hem yok oluyordu.

"Çünkü aslında ben seçmedim gitmeyi."

Kim seçti? Gitmek bir seçim değil miydi? O yolda yürümeyi seçmeseydi, şimdi yanında olurdu belki. Seçimini kendisi yapmıştı annesi. Babasını, iki mezarın ortasında, yaşarken öldüren bir hayata mahkum etmişti. Ege'yi ise silik bir hayatın kollarına emanet etmişti. Emaneten yaşıyordu Ege. Buna rağmen kendiliğinden gitmeyi düşünmüyordu bile. Babası, her gün gittiği mezarlığın kapısında yalvarıyordu ölmek için. Yine de bir seçim yapmıyordu hayata dair. Zorunlu yaşayanlardandı. Zorla yaşayanlardan...

"Sen daha uyumadın mı?"
"Bunca yıl uyuduğuma say."

Sevda, kocasının verdiği cevapların tuhaflığına alışmıştı artık. Sorgulamadı. Yatağa uzandı. 

"Geç oldu, bu yıl da uyumaya çalışmalısın."

Başka çaresi yoktu Ege'nin. Gözlerindeki yükü hafifletmeliydi sonu olabilmek için aklındakinin. Hesap sormak, haykırmak, yok olmak istiyordu genç adam. 

"Belki de ölmeden yok olmanın tek yolu budur."
"Neymiş o yol?"
"Uyumak..."
"Dedim ya, bu yıl da uyu, seneye yeniden düşünelim hayatım."
"Düşünmeyelim."
"Olur tabii, sen öyle istiyorsan."
"Yok olmak istiyorum."
"Pekala tatlım, iyi geceler o zaman."

Mektup yere düştü. Ege'nin sağ ayağı mektubu ezdi. 

Biraz sonra yatakta yok olmak için uyumakta olan bir adam ve elindeki mektuba dikkatlice bakan bir kadın vardı.

Ege yok olmak istedikçe çoğalıyordu.

Çoğaldıkça, hayattan siliniyordu.

 Bir yatakta yarı ölü halde yatarken ruhu, rüyaları yere basmıyordu. 

Uçuyor, uçuyordu. 

Yere çakılmak için uçtuğunu bilmiyordu.

Birazdan karısı, kulağına eğilecek ve onu hiç göremediği rüyalarından edecekti. Sokakta elinde sigarayla yürüyen, sabah kahvaltı etmek yerine sigara içmeyi tercih eden, su faturasını yatırmak için gittiği bankada para üstünü eksik veren veznedara yumruk atabilecek cesarette olan, sigara içmediği zamanlarda sakız çiğnemekten hoşlanan, dişleri eksik ve çürük, gülümsemesi çoğu zaman itici çirkin bir kadın olsa da Sevda, kocasından gizli okuduğu mektubu haber verecek kadar düşünceliydi aslında.

Ege gözlerini açtı biraz sonra.

"Birlikte ölelim." dedi Sevda.
"Ölmek isteyen kim?"
"Yok olsak da olur, içindeki acının yarısını ver bana."
"Hırpalarsın sen onu. Canımı yaksa da annemden kalma..."
"Söz veriyorum, acına nazik yaklaşacağım. Bırak, ben de taşıyayım."

Gecenin bir yarısı, yakışıklı bir adam ve çirkin karısı, sararmış mektubun ardından çekip giden bir anneden arda kalan acıyı paylaşmıştı. Paylaştıkça çoğalan sevinçler gibi, acılar da hızla bölünür cinstendi. Sınırsızca üremişti o gece.

Ege, annesi ve ablasının ölümüne yanan yüreğinde ağırlaşan soru işaretlerini karısına naklederken, ağlıyordu sessizce. Organ nakli gibiydi acının nakli. 

Anlat anlat bitmezdi.

Sevilenin omzu kanardı yaslanmaktan, seveninse ağlamaktan gözleri...


Devam Edecek...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

✿ Ziyaretçiler

FeedBurner

Add to Google Reader or Homepage

Recommended Post Slide Out For Blogger
 
BlogOkulu Gadgets