6 Mayıs 2012 Pazar

Hapishane Kulübü

www.tips-fb.com




Uludağ Sözlük | Söykü Dergisi 
Sayı 6 - Sınıf Konulu Yazım









-valla hocam, ben ne dediysem dinletemedim. bir de sizden duysun istedim.
-iyi etmişsiniz muharrem bey. bu gençlerin akılları bir karış havada oluyor. laf anlatmak zor.
-günlerdir evde kavga ediyoruz annesiyle de. tutturmuşlar konservatuar sınavları da konservatuar sınavları... pavyona çıkacak sanki! tövbe tövbe...
-neyse muharrem bey, sakin olun siz. ben konuşurum ebru'yla, vaz geç derim bu sevdadan. babasını üzdüğünün farkında değil o şimdi.

babam kötü biri sayılmazdı aslında. ne zaman ağladığımı görse tüm sertliği gider, yerine pamuk gibi biri gelirdi. bu yüzden hep en iyisi benim olsun, en doğru adımları ben atayım isterdi. bilmezdi ki ben; en çok hata yaptığımda değil, anlaşılmadığımda ağlardım. hiç kimse sevdiği kişiyi ne kadar üzdüğünü tahlil edemiyor şu hayatta. babam da onlardan biri sayılırdı aslında.

kendi gençliği hüsranlarla sonuçlanmış bir adamdı babam. elde edemediği hayallerinin yitip gidişini sessizce izlemek zorunda kalmış bir adam... ne zaman eskilerden laf açılsa, iç geçirirdi önce. sonra anlatırdı saatlerce. hayatın acımasızlığına kızardı, onu bir canavar gibi görür ve her zaman gardımı almamı tembihleyen hikayeler anlatırdı. hepsi tanıdıktı bu hikayelerin, hepsi onun hayatıydı. defalarca dinlesem de, bir başka gün yeniden, yeniden anlatılacaktı. ve ben yeniden korkacaktım hayattan. yeni seçimlerden, yeni kararlardan...

liseye kadar hayallerime dahi sınırlar koydum. babam doktor olmamı istemişti hep, bense oyuncu olmak istiyordum. ne zaman kendimle baş başa kalsam, minik bir sahnede görürdüm bedenimi. salınırdı bazen, bazen ağlardı giden sevgilinin peşinden, bazen de alkışlar alırdı sessiz seyircilerden. seyirciler de sessizdi evet, hayal kurarken onları da sınırlıyordu beynim. kendi kendime oynadığım oyunumdu bu benim. aksi mümkün müydü zaten?

demiştim ya hani, minik bir sahnede görürdüm bedenimi... ama ruhum soğuk hastane koridorlarına kitlerdi kendini. 

ruhum sustu yıllarca. bazen ağzını açardı, yutkunurdu, yeniden susardı. bilirdi ki asla dinlemeyecektim onu. onun şımarık isteklerine kanmayacaktım. gerçekçi olacak, doktor olacak, babamı gururlandıracaktım. sahnede alkışlanırken babam mı olacaktı yanımda sanki? o zaman öyle bir başarı ne işe yarardı ki?

hem annem de öyle demişti: "bi' başla çalışmaya, para kazandığın her işi seversin zamanla."

lise yıllarımın son zamanlarında, gerçekler tokat gibi vurur olmuştu suratıma. sayısal dersler arasında debelenen, tiyatro çalışmalarında gözde olan ben... doktor olmak istiyordum! hayattaki en büyük çelişkilerden birini yaşıyor ama kendime dahi itiraf edemiyordum. bazen dayanamıyordu iç sesim, çok ip ucu veriyordu bana okulun küçük sahnesinde dahi devleşişim. ama... amalar kaynıyordu kafamda. her ama, daha çok ürkütüyordu gelecek hayallerimi. başarısız olursam, beş parasız kalırsam; nasıl çıkardım babamın karşısına o zaman? nasıl sindirilirdi o cümleler, "doktor olsaydın..." diye başlayan?

asla kendi kendime karar veremeyecektim. asla kendi başıma bir birey olmayı beceremeyecektim.

yakın bir arkadaşımın babasıyla olan savaşından galip çıkmasıyla sorgularım artmaya başladı. onun da babası doktor olmasını istiyordu, ama o öğretmen olacaktı. evde resmen harp çıktı. küçük kıyamet denen şey o evde bir bir yaşandı. ama galip arkadaşımdı. kızıyordum ona bir taraftan, kendini riske attığını düşünüyordum. öğretmenlikle doktorluk bir miydi? biri milyon dolarlık bir bilim adamı, biri okulu bile olmayan bir köyün gayriresmi muhtarı... bunu ona anlatmayı denedim, babamın bana yaptığını ona yapsam ne kaybederdim?

-ama nihan, doktor olursan...
-sen ol ebru, yerime sen ol!
-ben olacağım zaten!
-ya, tabii.
-ne yani olamaz mıyım? dalga mı geçiyorsun benimle?
-kızım madem doktor olacaksın, neden tiyatro kulübü başkanı oluyorsun her sene?
-hobim o benim. ne alaka şimdi?
-madem doktor olmak istiyorsun, madem doktorluk sana göre; kızılay kulübü başkanı olmayı neden hiç istemedin bu zamana dek?
-ben...
-sus ebru. sus da düşün. sen oyuncu olmak için yaratılmışsın, ben öğretmen olmak için yaratılmışım. kızılay kulübü'nün müdavimleri de eminim şahane doktorlar olacaklar.

o gün, biri bana hakaret etmişçesine döndüm eve. bi' açığım yakalanmıştı sanki, bi' yerden fire vermişim gibi... tembel miydim ben, yetersiz miydim? doktor olacak kapasitem yok muydu benim? 

günlerce düşündüm, beynimden vurulmuş olsam ancak bu bilinçsizlikte olurdum. madem doktor olmak istiyordum, madem idealim buydu benim; neden kızılay kulübü dikkatimi çekmemişti hiç? ilgilenmiyordum o kulüple. hatta bir keresinde, ismim yanlışlıkla o kulübün listesine yazıldığında, müdüre kadar gitmiştim büyük bi' sinirle. tiyatro kulübü'ydü benim yerim. benim hevesim... benim ilgilendiğim... benim sevdiğim... istediğim...

-baba!

beynimde yankılanan gerçekler susmuyordu artık. ruhum da yüz bulmuştu bu iç devrimden, kanattıkça kanatıyordu nefeslenmeden. öyle hırslıydı ki içimdeki savaş, beni bile yok edebilirdi tümden.

-ne oldu ebru?
-konservatuar sınavlarına girmek istiyorum.
-derslerini ihmal edersin, olmaz.
-baba, anlamıyorsun. üniversitede konservatuar okumak istiyorum.
-oku da aç kal! saçmalama... git ders çalış, hadi.
-benden doktor olmaz!
-ne olur senden?
-bak baba, oyuncu olmak istediğimi anladım. benim yeteneğim bu yönde, seviyorum oyunculuğu.
-kızım saçmalama. doktor ol, hayatını kurtar. ondan sonra istersen oyunculuk da yaparsın.
-ben eğitimini almak istiyorum, bu işe kendimi vermek istiyorum.
-iyi ver. ben karışmıyorum. ama unutma, oyuncu olursan benden hiçbir destek alamazsın. babanı unut!

beynimden kaçıncı vuruluşumdu, bilemiyorum şimdi.

babamı unutmam mümkün değilse, oyunculuk hevesimden vazgeçmem en mantıklı şeydi.

babamın okula gelip müdür yardımcısı mustafa hoca'yla konuştuğu gün, bu hevesimi çoktan tüketmiştim zaten. ne olabilirdi ki tercihim, babamı tüketmem imkansızken?

-çok üzmüşsün babanı ebru, çok... sen akıllı kızsın, bak kulüplerde falan başkan da oluyorsun. senin gibi kız yapar mı böyle şey?
-başkanı olduğum kulüp tiyatro kulübü hocam.
-uzay kulübündeki çocuk ay’a çıkacağım diyor mu ebru?
-çıksın hocam çıkabiliyorsa. 
-bak ebru, kulüpler siz eğlenesiniz diye var. meslek seçimi yapın diye değil. 
-ama hocam...
-notların da düşmeye başlamış zaten, yeniden derslerine adapte ol. babanı üzdüğünü duymayayım bir daha.
-peki hocam. peki...

birkaç ay sonra üniversite sınavına girdim. berbat geçen sınavın ardından kendimi günlerce eve hapsettim. hayattan ödüm patlıyordu şimdi, bu sınavı kazanamadığım açıklanınca ne yapacaktım ki? ne bir işim olacaktı, ne de param... geleceğim kaymıştı ayaklarımın altından. babamın yüzüne bakamıyordum, çalan her telefondan kaçıyordum. hayattaki ilk büyük hayal kırıklığımdı belki de, acıdan bunu dahi kestiremiyordum.

sonuçlar açıklandığında ağlamıyordum artık. gözyaşlarımın mecali kalmamıştı, git gide içimde yanan ateş korlaşmaya başlamıştı. galiba bu yenilgi, alışılabilir bir şeydi. hayattaki en zorlu dönemimdi henüz, lakin gelecek üzüntülere zemin hazırlayacak türdendi. ve tüm hevesimi alıp götüren bir rüzgâr gibiydi.

o sınavda, kızılay kulübü başkanı cem, tıppı kazandı.
tiyatro kulübü başkan yardımcısı nur, konservatuarı...
teknoloji kulübü sözcüsü meral, bilgisayar mühendisliğini...
en yakın arkadaşım nihan, eğitim fakültesini...

bense yeni hayal kırıklıkları kazanmıştım, yeni korkular ve yeni umutsuzluklar...

böyle böyle, tam üç sene... üç sene boyunca benzer şeyleri yaşadı ruhum. artık ne heveslenebiliyor, ne hayal kurabiliyordum. sadece ve sadece gitmek istiyordum. 

gittim. 

puanımın yettiği, annemin yazalım dediği, babamın önemsemediği bir yere gittim. hemşire olacaktım ve sanatla sulanmak isteyen ruhum ilaç kokusuyla kuruyacaktı. ruhum da sustu, ben de sustum. 

gittim. 

önemli olan bu şehirden gitmekti benim için. elimde kalan tek hayali de gerçekleştirdim.

şimdi, beş parasız ve gevşemiş bir halde, eski sınıfımın içindeyim. bu oturduğum benim sıram. şu pencerenin önünde az dedikodu yapmadık nihan'la. her yanı terk edilmiş, her yanı eskimeye yüz tutmuş... anılar da olmasa kimse yüzüne bakmazdı bu duvarların. ben bugün buraya, geçmişimi almaya geldim aslında. hatırlıyorum da, tam bu sırada, tiyatro kulübü'nden ayrılış dilekçemi yazmıştım. gerekçe olarak da "görevimin hakkını veremediğimi ve tiyatroya uygun olmadığımı düşünüyorum." demiştim. kendimi kandırmak kolaydı da, işte, hayatı kandıramadım. 

hapishaneden çıktığım gün, soluğumu yine aynı sırada aldım.

beceremedim hemşire olmayı. ne hastaneyi sevebildim, ne de hastalarımı... biliyorum, en kutsal mesleklerden biridir oysa. yapabilen biri için, yardımın verdiği haz bir başka. ama işe zorla giden, okulu zorla bitirmiş biri için... her şey olabilir sonunda. 

zaten o gün, o hastaya, yanlış iğneyi yapacak ilk kişi bendim galiba. 

"çalışanlar için tiyatro kursu!" haberinin televizyonda yayınlandığı anda... 

içimde bastırılmak bilmeyen o hevesin yeniden gün ışığı göreceğini düşünmüştüm. hastanın odasında izlemekte olduğu haber kanalının içime serpiştirdiği umutlardan ne spikerin, ne de hastanın haberi vardı. hastam, tüm güvenini bana teslim etmişti. gülümsedi. gülümsedim. iğneyi yaptım. aklımda o haber... hastanın tansiyonunu ölçtüm. aklımda o haber... odadan çıktım. aklımda o haber... yeniden tiyatro yapabilecektim belki de. belki küçük bir eğitim alıp kendimi oyunculuğun kollarına teslim edebilirdim bundan böyle!

uyuduğum rüyadan, bir kabusa uyanmıştım hastaya yaptığım iğnenin yanlış olduğunu fark ettiğimde.

hasta öldü. kendi kararmış hayatımı, bir başkasına musallat ettim. kadersizlik de paylaşılıyormuş demek ki, acı bir deneyimle bunu da sabitledim. ne olursa olsun, içimi en acıtan şey olarak kaldı oyunculuk hep. ölmüş hastama bile bu kadar üzülmedim. oyuncu olursam insanların yüzüne bakamayız sanan babam, bir tür katil olup hapse girdiğimde bana en çok sahip çıkan kişi oldu. mecburdu. hayatın ne zaman, kime ne getireceğini bilemezdik sonuçta. 

bazen de geldiği haliyle vuruş yapmalıydı hayata. ıskalamak da vardı, tam on ikiden vurmak da...

çünkü insanlar, seçimleri kadardı aslında.

ben tiyatro kulübünden vazgeçtiğim gün, hapishane kulübüne yazdırdı kader adımı. çünkü o dört duvar arasındaki tüm hikayeler, istemedikleri hayatları yaşayan insanlarındı. kimsenin kuracak hayali kalmamıştı, herkes başkalarının seçimlerini yaşamıştı. kimsenin kendine ait bir yaşamı yoktu, belli ki bundan sonra da olmayacaktı.

o yanlış iğne sonrası, 7 yıllık hapishane duvarları... şimdi içimi açıyor bu sınıfın eskimeye yüz tutmuş badanası. fakat işin tuhaf tarafı, içimde bir rahatlama var. vicdan azaplarım olmadı hiç, ben bir katil değilim! kader diye bir şey varsa eğer, sadece o hastanın ölmesine yardım ettim. daha doğrusu, buna vesile oldum diyelim. 

sönmüş bir ruhun etrafındakilere de bir hayrı olmayacağı gerçeği, tüm çıplaklığıyla benim hayat hikayem oluverdi.

sahi, 35 yaş, yeniden başlamak için çok mu geç sayılır ki?

yeterince bedel ödedim. şimdi bu sınıftan, geçen yıllarımı almaya geldim. 

elimde bir kalem, cebimde buruşmuş bir kâğıt... ve aynı sırada, yıllar sonra, yine bir dilekçe yazıyorum:

"hayat! hayallerimi bana ver. onları hâlâ yaşamak istiyorum."

*

-Yazının sözlükteki entry halini okumak için: http://www.uludagsozluk.com/e/15167856/

-Yazıyı Söykü Dergisi'nin sitesinden okumak için: http://www.soykudergi.com/2012/05/hapishane-kulubu-pinkwaterdrop/

-Dergi'nin pdf versiyonu için: http://www.uludagsozluk.com/soyku/6

*

Okunmalı: Bikini Mevsimi | Sheila Roberts
Dinlenmeli: Love Generation | Bob Sinclar
İzlenmeli: Açlık Oyunları
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

✿ Ziyaretçiler

FeedBurner

Add to Google Reader or Homepage

Recommended Post Slide Out For Blogger
 
BlogOkulu Gadgets